ortaya karışık

13/1/2008 - Bu aralar yağmuru dinliyorum.

Aynı meyhanede, pencerenin önüne oturmuş cama vuruşunu ve aşağıya süzülüşünü izliyorum.

 

Orada, tam şu köşede oturuyordu ilk gördüğümde onu. Öyle hüzünlü bakıyordu ki gözlerindeki hüzne aşık oldum, sonra da mırıldandığı bir şarkıya..

 

Oturdum masasına, “bir içki söylesene” dedi. O içkisini içti, ben onun gözlerini. Ne yazacağımı aranmak için evimden öylesine çıktığım yağmurlu bir akşamda, yosun gözleri bana yolu gösterdi. İncecik beyaz bileklerine, uzun parmaklarına baktım uzun. Ruhundaki narinliğini anlatan ellerine..Sohbetler yakınlaştırdı bizi, doğuştan gelen bir yeteneği vardı sanki, bir sezgi gücü.. Kendimi anlatmak zorunda kalmazdım, ben başlardım o devam ederdi. Hemen her gün görmeye, her günün onun olmaya gidiyordum.

 

Bedenimin bedelini ödeyen bendim.

 

Sonra bir gün, günlerden bir gün öylece otururken, henüz aramızda özel bir şey konuşulmamışken ve ben onu sadece gözlerimle severken, aynı akşamlardan birindeyken “benle gel” dedim. Hiç düşünmedi bile. Şimdi düşünüyorum da hiç kalkmasaydı o masadan beni hiç mutlu etmeseydi ve hiç hayatıma tanık olmasaydı daha mı iyi olurdu? Bir kere olmuş bir şey için, sonradan keşke demenin anlamı var mı ki?

 

Bir orospuya aşık oldum ben.

 

Bir orospuyu sevdim, tek beni sevsin diye de uğrunda delirdim. Hiç usanmadım hep bekledim. Bekledim de tek beni sevsin istedim.

 

 “Benim ruhum” dedi “Satılık, benim ruhum böyle. Bazıları böyle doğar.” Hiç inanmadım. Hep aslında, hep gerçekte başka birini sevdiğine inandım. “İnsan ruhuna özen göstermeli” dedim. “Ki ondan başka neyin var ki hayatta?”

 

Hayat, onu örselemiş, ben seveyim saçlarını gözüne inen perçemlerini çekeyim de görsün dünyayı, bıraksın onu inandırayım, tüm bildiklerini unutturayım istedim. Her şeyi unutturacak kadar bir tek onu seveyim istedim. 

 

Bir orospuya aşık oldum.

 

Yüreğimle iş birliği yaptım. Küçük, zararsız, centilmen bir anlaşma..kimse zarar görmeyecek, herkes istediğini alacaktı. Başlarda o da heyecan duydu bu durumdan ben onu geri çağırana kadar. Sonra zırıl zırıl ağladı da gönül ben sade mendil uzattım, özür dilemedim. Çünki ben her şeyi onun için, çünki ben her şeyi  o mutlu olsun, o sevinsin diye yaptım.

 

Sevdim ben onu. Başkalarından emerek yaşadığı kanı, kanımda dolaşsın istedim. Bilmem kaçıncı kez öpülen dudaklarından benim ismim dökülsün istedim. Sanki biraz sanki bir parça, ondan verseler kanıma, bütün dolaşımıma damardan verseler bir oh çekecek gibiydim, hastalıklı bir şekilde sevmeye devam ettim.

 

Bedenini almak bana zevk vermiyordu. Daha fazlasını istiyordum.. Bana, ruhuma ihtiyaç duysun, bensiz yapamasın istiyordum. Sevgimi, kokumu özlesin. Onun hakkımda umurunda olmadığı şeylerin hepsini bir anda istiyordum. Varken de yokken de aynı dertle meşgul oluyordum. Neden her sabah uyandığımda o vardı ki aklımda..neden bir gülüşüyle çocuklaşıyor da salıncaklara binip sallanıyor gönlüm, neden bir sözüyle tepeme doğuyordu ki güneş? Ve günler onunla nasıl anlamadığım hızla geçiyordu? Kaçtım bir müddet, gizlemeye çalıştım bu yapışkan sevdayı..saçmalama dedim kendime.  Sonra gün geldi dedim ki evet , bir orospuyu da sevebilirsin ve evet sev..onu sevmekten başka ne iyi geliyor ki sana şu hayatta?

 

Oysa oralı olmadı, varlığımla yokluğum birdi. Sıkıldı benden zamanla, sevgimden, kayıp gitmek istedi ruhu ellerimden. Onu sevmem haz vermeye başladı.

 

Oysa ben o varken de yokken de aynı dertle meşgul oluyordum.

 

Neden her sabah uyandığımda o vardı ki aklımda..Neden onu soluyordum ki? Alışverişe gittiği zamanlar, saatleri sayıyordum. Bakkala sigara almaya çıksa merdivenlerde ayak seslerini bekliyordum. Çıt çıkartmadan, nefes almadan.. Soyunması, giyinmesi, saçını taraması, sigarasını yakması, uyuması hep bir hikaye konusuydu.

 

O, evde solurken daha rahat yazıyor, uyurken eve dolan huzuru seviyor ve o varken ben daha yaratıcı oluyordum.

 

Ben, en güzel hikayelerimi bir orospuyu severken yazdım.

 

“Benim için sevmek her şey, her şeyi o yüzden seviyorum, sevebiliyorum.” dedi. “Ben de her şeyi seviyorum” dedim. “ama içlerinden biri bir adım öne çıksa bu kötü mü?” bu dikkatini çekmedi, sigarasını kül tablasına silkip bir nefes daha aldı, ben susmadım : “Hem o söz dinlemez, laftan anlamaz. arsız bir tarafı da var üstelik ve o kadar cesur ki…”

 

Beni dinlemiyordu. Neden sevmeyi bilmiyordu? Sahip olmayı, aşkla çarpışmayı.. Neden bırakmıyordu ki onu seveyim? Bir tarafta ruhum vardı, bir tarafta aşkım. Aşkım doydukça ruhum aç kalıyordu ve aşkımı aç bıraktıkça ruhuma ağrılar giriyordu. Dayanılmaz ağrılar..

 

Ruhumun benden başka kimsesi yoktu. Sonra bir gün, tanıştığımız o meyhane de, hiç beklenmedik şekilde düşünceleri siktir ettim ve kalktım masadan, pencerenin yanındaki yağmur manzaralı masadan..

 

Bana baktı ve şefkat kokan sesiyle “seni seviyorum” dedi. Ona baktım öyle güzel görünüyordu ki..Bir su damlasıydı o. Birden boşalacak yüklü bulutlar gibi gözleri sorar baktı. Sanırım, onsuz yapamayacağımı sanıyordu. Ama, yaşamak için birine ihtiyacınız yoktur tek ihtiyaç duyulan şey bir ruh ve bir bedendir. Beden hor kullanılabilir, eskiyebilir ama iş; ruhu yaşatmak da ruhu yıpratmadan eskitmekte, tüketmeden geri vermekte verene.

 

Acı keman sesini severim ben, hayatı hatırlatır bana. Hayatta eninde sonunda hüznü. Sanırım ben, aşkın beni acıtmasını her zaman sevdim. Acı çektikçe güzelleşir mi insan? Ben güzelleştim…Acı enerjiydi, acısı bana enerji veriyordu.

 

Ben, cevabı başka birine vermiştim:

 

“Hadi” dedim ruhuma, “hadi gidelim koçum, yarın gene güneş doğacak hem en güzel hikayelerin cebinde!”

9 YorumYorum yaz!Bağlantı

11/12/2007 - bir kedi masalı

bir kedi yaşadı yeryüzünde,
"eski şeylere" gönülden bağlı
istediği olmayınca küsen,
burnunun dikine giden,
sahiplenmeyi seven
ancak;
sahiplenilmeye gelemeyen..
öyle dolanırken etrafta
tam da sahiplenmeyen eski bir dev gördü esmergözü
etkilemişdi de onu
fazla sürmedi,
hemencek devi sevmesi..
dev de sevmişti bizim kediyi
şöyle dedi :
"kucakta,
sıcak
kedicik..
uzakta,
yakında,
içimde
ve taa uzağımda..
kucakta,
sıcak
kedicik
bambaşka
ve
apaynı..."
burnunu soktu devin hayatına
sonra,
ağır geldi gördükleri
anlayamadı fındık beyni
bulandı midesi,
kustu pamuk kedi!
"herkesi sevebilirsin" dedi dev
konuşdu içinden kedi:
"ama bu sevmek olmaz ki?"
"ihtiyaç gidermek olur"
o başka türlü sevmek bilmezdi
"çıkim gidim hayatından, üzülme sen" dedi
hem de dev ciddiydi
"yok" dedi..cinsin tekiydi..
ne menem bir kediydi..
istediği neydi ki?
aslında,
bıraksaydı onu dev saniyelik!
sevseydi bildiği gibi
hem,
herşeyin sonu hüzünlü bitmez miydi?
hayat gibi..
arkası yarınlar ona göre değildi..
o, "sonu olan şeylere sevdalı" bizim kedi
biliyordu ki,
dev, iyi biriydi
bir kere görmüşken gerçeği,
terk edemedi fazla ilişmeden..
çekti burnunu devin hoş kokusundan
doğrulttu havaya, yürüdü gitti
sonra,
bir yerde,
az ilerde,
soğukdan üşümüşken yüreği,
gidip saklandı
kenara bırkalımış kağıt çöpler arasına
tesadüfden mi yoksa kedinin hissinden mi bilinmez
kağıt üzerindeki sözler ısıttı yüreğini..
"bıkmadın mı aramaktan?
hala neyi arıyorsun?
herkesin acısı başından aşkın
sevmeye kimsenin mecali yok,
sen nasıl oldu da bu belaya bulaştın?
yaraların kanar,
dokunurken tenine hatıralar..
her acıda, hayata / kadere söversin
o adam vardı ya
o değil suçlusu,
suçlu sensin"
eski bir masalın sonunu hatırladı:
"en iyisi sevildiğin kadar sevmek
bildiğin gibi..
hem bu yormaz da seni
ya da unutmak istediğin gibi..
başrol senin bu masalda, yap istediğini.."
kapattı gözünü,
uyudu sonra,
artık güvendeydi..

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

29/1/2007 - bir gazete küpürü üzerine köpürme

 

Karşı komşumuz İhsan Amca nın emekliliğine 1 ay kaldığı yıldı. 12 yaşındaydım. Ergen kızlar mevsimindeydik. Çatı katındaki yuvarlak pencereli odamda kız arkadaşlarım gelir, boyanır, süslenir, aynada kendimizi seyrederdik. Hep aynı hayaller anlatılır durulurdu:  “Nasıl bir sevgilim olacak?” “Benim beyaz atlı prensim var mı?”, “Ay acaba nerede?” vs. Ben, anne babamın müthiş evlilik performansından yahut okuduğum kitapların etkisinden olsa gerek onları, aşkın bir ömür boyu süremeyeceğini, bütün bu çıkarımların hayal ürünü olduğuna ikna etme çabalarına girerdim. Hiçbir tecrübem olmadığı halde, içimde yüzlercesini yaşamış bitirmiş bir renksizlikle başlıyordum konuşmama. Neden başka insanların yaşadıklarını kendi üzerime alıyor, neden genellemelere bu kadar prim veriyordum bilmiyorum.

 

 Sadece saflık ve aşk bütün dünyayı alt üst edebilir, doğru bildiğimiz her şeyi..O zamanlar, bunu göremediğim kadar afetsel yaklaşımlarımla teoride öyle başarılıydım ki arkadaşlarımın ebeveynleri hakkında anlattıklarından yaptığım yorumlar, onları bile düşündürüyordu. “Hadi canım sende!” deseler de içlerine bir kurt düşürdüğümü sezebiliyordum. Tam bir tespit insanı olup çıkmıştım. Bir keresinde Ceyda nın annesinin dalgın hareketlerinin, yemeği ocakta, küçük kardeşini okuldan almayı unuttuğunu duyduğumda; yaşla birlikte gelen unutkanlık belası yerine aşık olabileceği tahminini bile yapmıştım. 2 ay sonra kokusu çıktı da suçlu benmişim gibi Ceyda dan utandım. Hem aşk bir suç muydu ki? Vallahi Ceyda nın ağır ceza hakimi babası için büyük suçtu ki, bizi buna inanmaktan, karısını da boşamaktan beter etti. Selma Teyze, koca evden tek bavulla ayrılırken ilginç olan gülümsüyordu, sade çocuklarına sarılırken kendini tutamadı. Ceyda “affetmem annemi” diyor. Bana sorarsanız, biraz düşünse çoktan affedecek, sınıflarından bir çocuğa vurulmuş, “ne istese yaparım” diyor. Diyor da annesinin de aynı yollardan geçtiğini, aynı sulardan içtiğini düşünemiyor. Neden? Çünkü o anne! Aşık olmasa da sürdürmesi gereken alışkanlıkları var. Bana sorsalar aşk kimi çağırırsa o tıpış tıpış gider, yapma etme der ama gider, gider de ne yazık; gözünün içine de baksa sonunda hayat gibi da o da biter.

 

İşte bu düşüncelerimin doruğunda tanıdım İhsan amcayı. Uzun zaman boş kalan karşı dairemize taşınmış, 50 li yaşlarda emekli bir öğretmen..Onun ki nasıl bir yürek nasıl bir sadakatti. Babam anlatmıştı. Karısı Sevda teyzenin cenazesinde, o ana kadar tek kelam etmeyen dili çözülmüş de, bir avuç toprağı cansız bedenine serperken, uzunca bir süre karısının toprakla kucaklaşmış haline bakıp, “Ahh be Sevdam gidiyorsun ha!” demiş. Bu laf, sert mizaçlı babamın bile boğazını düğümlemiş, eve döndüğünde anneme hiçbir iş yaptırmamıştı. Tabi ölenle ölünmediği gibi babamın da hayatının geri kalan kısmını bambaşka biri olarak devam ettirmesi beklenemezdi. Ev işleri bir süre sonra annemin ana yadigarı görevine devredildi. Ev hanımlığı.. Zor iş. Sanırım ben hiçbir zaman iyi bir ev hanımı olamayacağım. En azından ne olamayacağımı en iyi bildiğim şey bu.

 

İşte böyle Sayın Atak, nerden nerelere geldik? Ben aslen bu kadar geveze değilimdir. Gevezelerden ve sebepsiz ukalalık yapanlardan da pek haz etmem. Sevgi dağarcığı adlı köşenizin, 21 mayıs 2004 tarihli yazınızda yazmışsınız ya: “Aşk mı? Dünya üzerindeki her şeyde insanın parmağı var. Aşk da da.Aşkı icat ederiz sonra da acısından gebeririz. Bana bir örnek sadece tek bir canlı örnek gösterin ki aşkı uğruna kendinden vazgeçmiş..”diye devam eden iki insanı bir arada tutan tek şeyin hormonlar olduğunda ısrar eden, uygar insanın seksi mekanik olarak da hayatına dahil etmesi gereken iddialı yazınızda. Seks güzel bir şeydir, ama sevdiğinle. Ruhuna dokunmayan birinin nasıl olur da bedenine dokunur insan? Ve dahası bundan nasıl keyif alır? İnsan, aşkı nasıl yaratır tek başına? Egosuyla mı? “Elde edemedim, benim olacak!” larıyla mı? Sadece aşkı düşlemek yetmez, insan o kadar büyük şeyleri hayalleyip de hayatına mıknatıslayacak güce sahip değildir. Elimizde olmayan önüne geçemediğimiz pek çok şey var. Evet, her şey bir seçimdir ama bazı şeyler verilmiştir, armağandır ya da kaderdir artık ne denirse..İhsan la Sevda nın karşılaşacağı verilmişti, ama İhsan nın sevgisi uğruna kendi canından vazgeçmeyi göze alması bir seçimdi. Hem de nasıl göz dolduran bir seçim. Bu hayatta –bence- dönüp dolaşıp aradığımız şey: inancı ertelemek ve ona teslimiyeti.. Hep umarak sevmek ya da sevgileri karşılaştırmak. Şimdi diyeceksiniz ki : “Herkes senin gibi düşünmek zorunda mı?” Evet, herkes bu şekilde düşünmek zorunda. Bunun alternatifi yok. Herkes bu şekilde yaşayamaz ama bu seçeneğe çek atmalı. Sözüm ona uygar insanın ikinci hastalığı da bu zaten. Herkes, düşünmek peşinde, akılla anlamaya çalışıyor, yüreğin daha net “işte bu!” diyeceğini bir şeyin önce akla değil ‘yüreğe yatkın’ olması gerekliğini anlayamıyor. Neyse, lafın kısası öyle biri vardı ben ona değdim, İhsan Amca bu ya karşı komşumuz, ela gözlü, dar omuzlu, ince uzun narin elli bir adam..Karısı Sevda sı için böbreğinden vazgeçen öteki böbreği de 1 ay sonra diğer organlarına isyan eden bir adam.. Her kapısını çalışımda hiç üşenmeden benim için hafızasını yoklayan ve her tenefüsde karısı, Sevda sının elindeki çay tepsisine sarılan o nazik adam..Bir keresinde : “Bir insanın ne kadar şey bildiği değil, ne kadar insanı anlayabildiği, yarasını sarabildiği önemli” demişti İhsan Amca.“İnsan, başkalarının hayatını yaşanabilir kılandır Aslı!”

 

Bu yaşam hala devam ediyorsa iyi insanlar varolduğu için. Onlar sayesinde ayakta bu dünya. Her şeyi onlara borçluyuz. Benim iyi niyet ve güzel bir yürek karşısında elim ayağım çözülüyor, hayranlık duyuyorum. Karşı koyamıyorum, görmezden gelemiyorum. Sayın Atak, gerçek arayışı yolunda emin adımlarla ilerlemek aslında mantık dolu genellemelerle hayata dair sevimsiz kurallar koymaktır. Aşktaki şansızlığınızı yahut başarısızlığınızın verdiği yükü başka omuzlara yüklemeye kalkmayın. Siz iyi olun, siz içinize şüphe düşürmeyecek şeyler yapın, siz derinden sevin de gerisini zamana bırakın ve tabi biraz da şansınıza..

 

Sevgiler,

 

Aslı Kalay

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

5 YorumYorum yaz!Bağlantı

29/1/2007 - sessiz sedasız ve vedasız

 

“Ben gidiyorum” demeden evden çıkıp gittiğin günden beri tam 4 ay 23 gün 5 saat geçti.

 

Ben, kendimi güçlü sanıyordum. Ben, kendimi kan tükürüp de "kızılcık şerbeti içtim" diyenlerden sayıyordum.

 

Meğer zamanım seninle işlermiş.

 

Ve meğer gözlerinin yeşili, içimin bahçelerini beslermiş..  

 

Oğlumuz seni soruyor. O diyor ki: “yok!” Senin gibi tek kelimelik uzun cümleler, yanıtlaması zor cümleler kuruyor. Epey büyüdü 4 ayda ya da bana öyle geliyor. Büyük yeşil gözleri seni andırıyor. Annesi gibi hüzünlü ve sessiz bakıyor hayata ama büyük yeşil gözleri sana benziyor. Sana benzemesi hoşuma gidiyor, müziği sevmesi, minik gamzesi, arada başını önüne eğip gülmesi, beni kızdırdığında alttan alttan bakması.. 

 

Birbirimizin gözlerine baktığımız günleri anımsıyorum. Birbirimizin ruhunu soyduğumuz çırılçıplak bıraktığımız günleri..

 

Ortak okuduğumuz okulda bulmuştu o gözler birbirini. O zamanlar senin çok aşığın varmış, öyle diyorlardı. Seni de yutar bu gönül hırsızı, çok ahlar aldı dikkat et dedilerdi. Bir vakit kaçtım senden. Sonra bu sessiz çarpışmalarımıza dayanamadın da çektin beni kenara, sordun mahcup gözlerime. Anladım ben ne demek istediğini de söyledim:

 

“Çok aşığın var diyorlar”

 

“Ee bu mu sebep?”

 

“Sebep o değil”

 

“Ne peki?”

 

“Korkuyorum”

           

Senin gözlerin açık ederdi seni, bu sefer neden etmedi ki beni koyup gideceğini?

 

“Korkma” dedin, “sev beni” Korktuğum filan yoktu esasında, hazırdım ben bir sevda sözüne inanmaya. Ne de olsa, bir parça deli olmazsan, bir parça cesaretin yoksa deli olmaya hayat çekilmezdi. “Üzerime gel sevginle” dedin. Dinledim sözünü. “Ben öyle kendimi kaybederek sevemem, sen fazla üzerime gelme benim” dedim. “Sevmekten vazgeçtiğin gün, giderim” dedim. Tek anlaşma bu oldu aramızda. Küçüktük o zamanlar biz. Ama ben senden daha küçüktüm. Ben, hep eski şeylere sevdalandım. Eski ve ömrü tükenmek üzere olan şeylere.  

 

Evlendik sonra, bir de bebek yaptık ilk senemizde. “Atlas” dedik ona daha doğmadan, senin denize olan tutkundan benimse dünyayı sırtlayan heybetli bir herif olsun bu dileğimden..

 

Sen gideli 4 ay oldu. 23 gün 5 saati de var. Gittiğinden beri, seni sevmeye devam edeli bu kadar oldu. Dünyadan kopmak istemediğimiz şey yaşamak sevinci değil, sevmek alışkanlığı belki.

 

Neden aldın ki bu alışkanlığı benden? Gözlerim, bedenini görmeden  içim seni sevmeye devam edebilir mi?

 

Seni çok arıyorum.

 

Senin gibi anlayabileceğim, senin kadar beni anlayan biri çıkar mı daha bilmiyorum. Varsın çıkmasın, bunu yaşayamadan göçüp gitmekte var bu hayattan diyor iç sesim.

 

Bana, aşkı öğreten ellerinden öpüyorum minnetle, geceleri üstümü örten şefkatinin gözlerinden.. Ve her yağmur kokusunda içime çekiyorum teninin kokusunu. Toprak gibi babacan, toprak gibi bereketli, toprak kadar heybetli sevginin kokusunu alıyorum.

 

Sen göçtüğünden beri 4 ay 23 gün 5 saat geçti. Elimi sıkıyor bir dostum. Acımı tazelemeye gelmiş, rakılıyoruz biraz ve hep senden bahsediyoruz. Diyor ki: “gittiği yer güzel olsun” İnanmak istiyorum dediğine..

 

Sahi, anlatıldığı gibi asma bahçeleri var mı orada? Ve gürül gürül akan çağlayanlar? rengarenk çiçekler? Ve peki kokundan tanıyabilir miyim günü gelir ben seni?

 

Gülümsüyorum arkadaşıma, diyorum ki “bi kadeh daha içelim mi?”

 

 

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

12/1/2007 - Emin Sallar Hatırasına..

 

Programımın bu bölümünde, yazılarıma, üstün tarih ve hatrı sayılır edebiyat bilgisiyle eşlik eden Emin Sallar beyfendiyi sizlerle tanıştırmak istedim.  

 

Emin Sallar kimdir?

 

19 05 1975 Samsun doğumludur. Öğrenimine,  direk ortaokuldan “sivrilmiş zekalılar” sınıfında başladı.O dönemde, pek çok çalışmada parmağı olmuştur. Pamuk prensesin aslında 7 değil tam 5 cücesi olduğunu, peter pan ın kafayı çekerek uçtuğunu, voltranı oluşturan başın aslında kolu oluşturduğunu filan hep Sallar ispatlamıştır. Üniversite eğitiminden sonra (Çok Yüksek İlimler Fakültesi)  Tübitak tan teklif aldı. “Şahanesiniz, buyurun gelin” dediler.  Orada yaptığı çalışmalar esnasında,  x sayısını da bulmuştu lakin, matematik bölümünden ekmek yiyenler adına bu tezini geri çekti. Hala "x nedir?" filan insanlar, bunu peşinden ekmek yiyor.. Çirkin olur diye düşündü. (Buradan kendisinin, ne kadar mütevazi ve merhametli olduğu düşüncesi çıkarılabilir.)

 

Sallar, 12 dil biliyor. İki dili aynı anda konuşabilir.  Sırıkla atlama, çıplak elle sivrisinek avı, köpek sörfü (güçlü bir köpeğin tasmasından tutularak, kumda yapılan bir spor çeşididir.) favori sporları arasındadır.

 

Tatil niyetiyle gitmiş olduğu Borneo Adası ndan çok beğenerek aldığı, adanın ismiyle aynı adı taşıyan muhteşem burunlu bir maymun sahibidir. Onunla birlikte yaşar. Bakım ve eğitimini üstlenmiş bulunmaktadır. Emin Sallar, hiç boşanmamış ve doğurmamıştır.

 

Son olarak, kendisinin, yazılarıma danışmanlık görevi yanısıra hali hazırda yazdığı bir sözlük (aşağıda alıntılarına rastlayabileceğiniz) ve belli sahaflarda bulabileceğiniz kitapları zaten "yok" satmaktadır.

 

"Hepimizin kullandığı  "ay yok ben demem" dediği kelimeler nerden geliyor?

 

lan (la) = lan, ekseriyatla 0-35 yaş civarı için kullanılır. Manası, 'layığıyla angut nalet' dir. lan' ın dişiler için kullanılanına: 'len' denir. sözcük, bu şekliyle daha kibarlaştırılmış ve nazikleştirilmiştir. Tabi buradaki 'e', açılımda 'engut' kelimesine isabet eder.

 

ulan (ula) = lan sözcüğüne kıyasla, daha bir erişkinler için 'ulan' sözcüğü kullanılmaktadır (30-..) ulan, "uuu.. layığıyla angut nalet" manasına tekabül eder. Aynı şekilde dişiler için olanına hiç düşünmeden 'ulen' diyebiliriz..

 

malak= manyak ve salağın karışımı olan ve cinsiyet ayırt etmeyen bir sıfattır. Saf ve iyi niyetli bakışlar anlamına da gelir.. Daha iyi anlaşılması açısından cümle içinde kullanıyoruz: "ne bakıyon malak malak?" mevzu bahis kişi, genç bir erkekse: "ne bakıyon la malak malak?" şeklinde olaya müdahale edebilirsiniz.

 

saloz= salak ve paçoz anlamlarını içeren ve genelde dişiler için kullanılan bir sıfat türüdür. cümle içinde görelim: dişi olucak dedik, salak ve paçoz olucak dedik..örneğimiz:"ne var len saloz?"

 

 gayet lüzumlu bilgiler ansiklopedisi/argo hitaplar (Emin Sallar)

 

 

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

açıklama yok

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

ygmlara
detefabula
Blogcu Yardım
ebish